LİDER ve İKTİDAR

Kategori Kategori: Millet, Devlet, Medeniyet Yazıları | Okunma 344 Okunma | Yazar Yazan: haydarhepsev | 21 Aralık 2007 00:43:18

Süleyman Demirelin 27 Ekim 1965te Başbakan oluşundan sonra memleketimizde mühendis-bürokrat liderlerin devri başladı. 1980den sonra da Turgut Özal bu devri devam ettirdi.

LİDER ve İKTİDAR

 

Keramet Meslekte mi?

 

Süleyman Demirel’in 27 Ekim 1965’te Başbakan oluşundan sonra memleketimizde mühendis-bürokrat liderlerin devri başladı. 1980’den sonra da Turgut Özal bu devri devam ettirdi. Mühendisliğin ve teknik adamlığın keramet ve liderlik için biricik şart sayıldığı bu dönemde, memleketimiz birçok tarihi fırsatlarla karşılaşmış olmasına rağmen bunlardan faydalanmamış ve gereken sonuçları alamamıştır. 1960 tarihi, memleketimizin bu yüzyılda karşılaştığı en önemli yol ayrımlarından birisidir; onun için teknokrat liderlerle başladım.

 

Detayları tarihçilere bırakarak derim ki 1960, yozlaşmanın giderek artan bir hıza ulaştığı ve daha çok alana yayıldığı bir dönemin başlangıcı olmuştur. Ve memleket sadece pratik kafalara, yalnızca gündelik düşünen teknokratlara, meselelerin derinlerine değil de dış yapısına bakan liderlere kaldığı için yozlaşmanın boyutu iyice artmış ve tarihin bize sunduğu büyük açılımlar kaçırılmıştır. 1980 sonrası ise daha kötü bir dönemi yaşattırdı. Ortaya çıkanlar öncekileri mumla aratır oldu. Ama önceden beri gelenler de onlara uyuverdiler. Bunun iki sebebi vardı: Birincisi, kendileri de gerçek ve sahici lider değildiler, ikincisi ise mevcut sistem hareket alanını adeta yok ediyordu.

 

Memleketimiz, hemen her meslekten devlet adamı ve lider gördü, 1900’lü yıllarda. Asker, sivil, bürokrat, teknokrat, ekonomist, iş adamı vs. Herhangi bir meslek veya mektepten olmak, liderlik için tabii ki bir ön şart değildir. Hemen her meslekten, hemen her kesimden gelen herkes lider olabilir. Yeter ki gerçek lider özelliklerine sahip olsun, yeter ki mevkiinin liyakat ve ehliyetini taşısın, yeter ki liderliği öğrensin ve öğrenmeye devam etsin. 1950 sonrasına bakıyorum da gelen geçen bütün devlet adamları içinde Adnan Menderes önde görünüyor. Bu, onun kapalı ve sıkı bir dönemden sonra millete yeniden yaşama sevinci verebilmiş olması, ileri görüşlülüğü ve büyük tesir ve icraya sebep olabilecek teşekküllere girmiş olmasıyla açıklanabilir. Kıbrıs için, (çok sonradan ortaya çıkan) Cezayir için yaptıklarını hatırlayalım. Bağdad Paktı’nın kurulması için gösterdiği gayreti unutmayalım. (Ayrıca 1930’lu yıllarda milletvekili oluşundan sonra, hukuk fakültesine girip bitirmesini de çok olumlu bir özellik olarak kaydediyorum.) Lakin mühim bir eksikliği vardır, rahmetli Menderes’in: Aşırı kibarlık ve beyefendilik. Aldığı kararlar ve geniş tatbikatla bağdaşmayan bu güvercinlik onun hazin sonunu getirmiştir. Ülke ve halkımız zaman zaman Yavuz, kimi zaman ise IV. Murat bekler karşısında, düşmanlarımız da…

 

Babacan bir adamdı, Turgut Özal. Demirel ve Erbakan gibi mühendisti. Zeki, kadro kurabilen, medyayı etkileyebilen, sermayeyi yönlendirebilen, gündem oluşturabilen, aydın ve iyi bir liderdi. Özgüven sahibiydi, hatta kendine aşırı güvenirdi; bu özelliği onu büyük yanlışlara da sürüklerdi. Cumhurbaşkanlığı tercihi de büyük ölçüde özgüveninden kaynaklandı ve bu onun en büyük hatalarından biri olarak tarihe geçti. (Cumhurbaşkanlığı da konumu itibarıyla sistemin konusudur, açması gerekirken bazen siyaseti ve devleti kilitleyebilmektedir.) Özal, her şeye rağmen ülkemize kendi deyimiyle “çağ atlatmıştır.”

 

1990’larda ise yeni bir lider tipiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum: Medyatik Lider. Fiziği düzgün, iyi giyimli, konuşması vasatı kurtaran; halka, orta-aydınlara ve medyaya aynı şekilde şirin görünmesini beceren, herkese ve her kesime mavi boncuk dağıtan, bir tatlı su lideri tipi (msl. T. Çiller, M. Yılmaz, E. Mumcu). Bu tiplemeyi dejenerasyonun artık son kertesi olarak görüyorum. Bu boş ve kof kişilerin ülke ve milletimizi, vatan ve hatta coğrafyamızı tamamen mahva götürdüklerini rahatça söyleyebilirim. (R. T. Erdoğan, başarılı bir lider olarak kabul edilmektedir ama onun hakkında kesin hüküm vermek için henüz erkendir. Burada Cumhuriyet tarihi liderlerinden birkaç tanesi üzerinde, yazımızdaki fikirlere örnek olması için durulmuştur. Daha ilerisi başka bir çalışmanın ödevidir.)

 

İslam âlemi de bizden farklı değildir. Kaht-ı rical devrini hep birlikte yaşıyoruz adeta. Irak’ta Saddam gibi bütün Ortadoğu ve İslam âleminin başına çok büyük belalar getirmekten çekinmeyen bir zalim vardı; Libya’da Kaddafi gibi ne söylediğini bilmeyen bir megalomanyak hâlâ var; Türkmenistan’da ay isimlerine kendisi ve ailesinin adlarını verecek derece ne yaptığını bilmeyen Saparmurat Niyazov gibi psikopat bulunuyordu. Örnekler daha çoğaltılabilir ve tespiti kuvvetlendirmekten başka bir sonuca götürmez. Yalnız arada iyiyi ve beklenene yakın olanların çıktığını da belirtmek gerekir. Ziya-ül Hak’ı rahmet ve hürmetle anıyorum. İyi bir asker, oldukça iyi bir diplomat ve ideal adamı olan Ziya-ül Hak, belki çok büyük bir lider değildi, lakin İslam dünyasına soluk aldırabilen ender insanlardan birisi olmuştur. Ayrıca, iki zorlu bölgenin iki kahraman ve şehit liderini de rahmetle anmadan geçemeyeceğim: Bosna’nın Bilge Kralı ve aynı zamanda büyük bir aydın olan Aliya İzzetbegoviç; Çeçenistan ve Kafkasya’nın ikinci Şeyh Şamil’i Cevher Dudayev… (Bosna’nın aydın, mütefekkir, diplomat ve ideal adamı lideri ile Çeçenistan’ın kumandan, taktisyen ve diplomat kumandanının aynı kişide birleşmesini ne kadar da isterdim.)

 

Milletin Kararları, Sözler ve Liderler

 

Tarihin öyle şaşırtıcı ve hayrete düşürtücü özellikleri vardır ki mesela bir tanesi de, bazen koca bir dönemin ve hatta bir asrın arkasında bir küçücük cümle bulunabilmesidir. Tarihi dönemlerin arka planında yer alan ve toplumun en üst kesimindeki kişilerin söylediği bazı sözlerin bulup çıkarılması ve fark edilmesi önemlidir; Çünkü devlet ve toplum için alınacak dersler vardır. Her ne kadar tarih tekerrürden ibarettir deniliyorsa da kanaatimce bu söz uzun dönemler için geçerli olmaktadır. Toplumların yaşadığı yıkımlar veya çöküşler, sonradan o toplumun alacağı ve devam ettireceği uzun süreli kararları doğurmaktadır. Kararın alındığı ve heyecanla yaşatıldığı dönem boyunca o derslere sık sık müracaat edilir ve kendine dönme muhasebelerinin yapılmasına vesile olur. Mesela, 200 yıllık bir birliksizlikten, Haçlı ve Moğol istilalarına karşı bile oluşturulmayan ittihattan ve zehirli otların fışkırması gibi olan nifak ve Rafızîlik akımlarının da istilalarından sonra kurulan Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda, işte o önceki dönemden aldığı derslerin önemli payı vardır. Milletimiz birliksizlikten ötürü öyle acı ve ağır dönemler yaşamış; sonunda öylesine kesin ve uzun vadeli bir karar vermiştir ki bu, neredeyse üç yüzyıl boyunca sarsılmadan yaşatılmıştır. Ne zaman ki unutma ve gevşeme başlamış, işte o zaman tarihin tekerrür tarafı amansız çarklarını işletmeye başlamıştır.

 

O ilk kararın aşk ve şevkle yaşatıldığı dönemlerin, her birisi birer erişilmez yıldız misali olan hükümdarlar eliyle yoğrulmuş olduğunu görürsünüz. O padişahlar sadece yönetici değildiler, âlim ve aydın idiler, dava ve mücadele adamı idiler, kumandan ve taktisyen idiler, diplomat ve hukukçu idiler. Yönetici vasıflarının yanındaki bu özellikleri sebebiyledir ki yönetimde de azami muvaffakiyeti elde etmişlerdir. Özleri sözleri sağlam, söylediklerinin nereye varacağını bilen, kararlarını danışarak lakin isabetle ve ferasetle alan insanlardı.

 

1960–2000 arasındaki liderlerin bazı sözlerinin çok yanlış tesirler doğurduğu bilinmektedir. Hâlbuki hitabet yani konuşma sanatı, liderlerin en mühim özelliklerindendir. On senelik bir anarşi döneminin ardında “Yollar yürümekle aşınmaz” küçümsemesi vardır. Ayyuka çıkan rüşvet, yolsuzluk ve irtikâbın arkasında “Benim memurum işini bilir” lafı bulunmaktadır. Bir dönem hiçbir iş yapmayan ve sadece konuşan memleketin “Konuşan Türkiye” sloganından etkilenmediğini kim inkâr edebilir…

 

Milletin Sahibi

 

Başkanlık, milletlerin toplum ve ruh bilim açılarından önemli kurumlarından birisidir. Çünkü toplumların düzeni, gelişme ve değişmesi, sağlığı ve mutluluğu büyük ölçüde başlarına bağlıdır. Bu husus, kritik ve zor dönemlerde daha açıklıkla ortaya çıkar; dış ve iç tehdit ve tehlikelerden kurtuluş, milletin kendi içinden çıkardığı lider ve önderlerin elindedir çoğunlukla… Gerçek lider milletinin sahibidir. Lakin lider sadece baş demek değildir; her önde giden de baş değildir. Doğuştan gelen yetenek, yetmez bir kişiyi lider yapmaya. Gerçek lider ruhen, fikren, ilmen, kalben milletinin örnek olanıdır. İleri görüşlülük, basiret sahibi oluş, mevcut durum ve gündeliğin üzerine ve ilerisine uzanış bakımlarından yegâne olandır. Dostu da düşmanı da münafığı da en iyi tanıyandır. Hem en yumuşak olan, hem de en sert olandır. Varlıkta yokluğu düşünen, yoklukta bulandır, bulup dağıtandır. Şahsi yarar ve menfaatini değil, her zamanda ve mekânda, millet ve devletinin çıkarını düşünen ve elde edendir. İnsanları tanıyandır, ehliyet ve liyakatlerini en keskin bir biçimde ölçendir, yeteneklerine göre en uygun yerlerde istihdam edendir. Hem gönül almasını, hem de kalplere korku salmasını bilendir. Gerçek lider, zamanın ve şartların tesiriyle onlara uyan değil; dirayet ve kavvamiyetiyle zamanı ve şartları hakikate ve olması gerekene uydurandır.

 

Kadro ve Lider ve Aydın

 

Güçlü lider diktatör demek değildir. Evet, iktidarın gücü başka fevkalade şartlarla da birleştiğinde diktatörlüğe yol açabilir. Lakin toplum-devlet-aydın-sistem bütünlüğü sağlıklı gerçekleştirildiği takdirde, güçlü lider ve güçlü kadroların millete, azami hizmeti sunacağı da inkâr edilemez. Ayrıca, fevkalade dönemlerde çözülüşü kurtuluşa, yok oluşu da dirilişe çevirenlerin gerçek liderler olduğunu da hatırlamak lazımdır. Mesele elbette sadece lider meselesi de değildir, üst ve orta yönetici kadroyu da lider olgusuyla beraber düşünmelidir. Gerçek liderlerin güçlü yardımcıları her zaman bulunmuştur. Zira tek bir adam pek bir şey yapamaz. (Abdülhamid Han misalini unutmayalım.) Hz. Süleyman’ın veziri Asaf’ı hatırlayalım, Alparslan’ın Nizamülmülk’ünü, Kanuni’nin Sokullu’sunu hatırlayalım.  (Örnekler tabii ki sayfalar dolduracak kadar çoktur.)

 

Diğer taraftan ilim adamları ve aydın tabakanın lideri denetlemek, uyarmak ve yola getirmek vazifesi vardır. Bu denetimin sağlıklı bir şekilde olduğu dönemler, milletlerin her zaman en mesut zamanlarını teşkil etmiştir. Mesela bugün ile Fatih Sultan Mehmed zamanı arasındaki farkı en iyi ortaya koyan örnek şudur: İstanbul’un fethinden sonra, padişah bir meclise girer, herkes ayağa kalktığı halde hocası Molla Gürani ayağa kalkmaz, tabii ki padişah hocasına hiçbir şey demez. Sonradan bunun sebebini sordurduğunda “Onun kibrini kırmak için ayağa kalkmadım” cevabını alır. O devrin aydını, İstanbul fatihi gibi bir ulu padişah karşısında bile izzet ve onurla hareket edebiliyordu. Ehliyet ve liyakat sahibi hakiki ilim adamını, toplum ve devlet el üstünde tutmalıdır. Aksi ise bir milletin gerçekten ölümü demektir.

 

Devlet adamı karşısında, mevkii ne olursa olsun, eğilmeyen, hakkı ve doğruyu her şeyi göze alarak söylemek ve haykırmaktan çekinmeyen aydınların var olduğu bir memlekette, liderlerin diktatöre dönüşmesi zaten mümkün değildir. Bir hadis-i şerifte “cihadın en büyüğünün zalim sultan karşısında hakkı söylemek”,  bir diğerinde ise “hak(sızlık) karşısında susmanın dilsiz şeytanlık” olduğu buyrulmuştur. Geçmişimizde bunun sayısız örnekleri vardır. Âlime ve aydına karşı halkımızın gösterdiği saygı ve itibarın arkasında bu husus bulunmaktadır. Hak ve hakikat adına adanan koca ömürlerin, ilim ve irfan için terk edilen nimetlerin, avamcı kolaycılığın yerine feragat, fedakârlık, hakşinaslık ve dürüstlüğün neticesidir. Milletimiz sırf bilgisi için değil, işte bu özellikleri de taşıdığı için, yani iyi ve güzel ahlak sahibi olduğu için âlimlere nerdeyse sonsuz bir saygı göstermiştir.

 

Değişimin Kuralı

 

“Kendi kendilerini değiştirmedikçe, Allah (c.c.) da onları değiştirmez.” mealinde bir ayet vardır. Millet yani halk masumdur, zavallıdır, mecburdur. Çünkü maişet derdi onun belini büker; çünkü işinin gücünün arasında düşünmeye bile vakti bulunmayabilir; çünkü çocuk çocuğun istekleri karşısında şaşırmıştır adeta; çünkü neyin doğru neyin yanlış olduğunu seçebilecek kadar bilgi donanımına sahip olmayabilir. Lakin ariftir millet, sağduyu sahibidir halk, hatta çarıklı erkân-ı harptir. Kritik yer, durum ve zamanlarda kendini belli eder, gücünü ve hususiyetini işte o zamanlar gösterir.

 

Bir milletin kendini değiştirmesi, düzeltip istenilen hale gelmesi zaman alan bir süreç içinde, safha safha, merhale merhale gerçekleşen bir olgudur. Bu yüzden milletin veya halkın hepsinin kendini değiştirmesi, bir lider ve kadronun, milletin içinden çıkmış, kendilerini hakikate, devlete ve millete adamış aydın ve önderlerin milleti hayra dönüştürmesiyle olur. Bir kelam-ı kibarda “en-Nâsu alâ dîni mulûk (Halk, yöneticilerinin dini üzeredir)” denilmiştir. En üst düzey yönetici kadronun millet ve halk üzerindeki tesiri inkâr edilemez. Sadece liderleri kabul etti diye din değiştiren birçok kavim vardır.  Yalnız burada bir problem daha ortaya çıkıyor: Gerçek lider ve önderleri bir millet nasıl tanıyacak, uyacak ve arkasından gidecektir?

 

Bir milletin kabiliyetleri tükenmez. Her milletin içinden lider ve yönetici kadro çıkar; lakin toplum onları bilmez, değerlendirmeye bile almaz bazen. Gidilmesi gerekenin ardından değil de, millet kimi zaman en ehliyetsiz ve liyakatsizlerin arkasında bulunabilir. Peki, gerçek liderlik ve önderlik vasfına sahip olan insanları hiç kimse tanımaz mı veya hiç mi bilinmez bu insanlar? Milletin için orta-aydın denilebilen bir tabaka vardır. Orta aydınlar, halk ile üst aydının, gerçek liderler ile milletin, ehliyet ve liyakat sahipleri ile sokaktaki insanların irtibatını sağlayan bir zümredir. Aydın zümre ile halk arasındaki irtibatı sağlayan veya kurmakla görevli olan orta-aydın tabakanın vazifesini yapmadığı dönemlerde, milletin içinden çıkan gerçek kişi ve fikirler, değerleri bilinmediği, sözleri dinlenilmediği için yitip giderler. Bu sebeple de milletin kendini hayr yönünde dönüştürmesi, kötünün tesirinden kurtarıp uyanması gerçekleşmeyebilir.

 

Medya ve İktidar

 

Yüzyılın bize hediye ettiği yeni bir olgu var karşımızda: Sesli-yazılı-görüntülü basın ve yayın organları, yani meşhur deyimiyle medya. Yönetici sınıf ve aydın ile halk arasındaki irtibatı sağlaması, aydının ve halkın muhalefet, tenkit ve uyarılarını halka ulaştırması ve tanıtması, dünyanın diğer ülkeleriyle kıyaslamalar yapıp siyasete katkıda bulunması gereken bu yeni kuvvet, adeta iktidarın yeni ortağı olmuştur. Medya, zaman içinde kuvvetlenmiş, kendine yeni ve güçlü vasıtalar bulmuştur. Sermayenin bir nevi yan kuruluşu olması medyaya, iktidarı doğrudan etkileme, devlet yönetimini murakabe etme ve halkı biçimlendirme gibi çok mühim özellikleri bahşetmiştir.

 

Ayrıca, propaganda tekniklerinin her yere tesir edebilen sihirli gücü, medyaya aşırı bir güven vermiş; bunun sonucunda da medya, her şeye karışma, olur olmaz her şeyi eleştirme, istediğini büyütüp istediğini küçültmeyi, kendi hak ve görevi saymaya başlamıştır. Toplum ve insanın yanında olayım derken liderin ve yönetici sınıfın alanlarına gereksiz müdahalelerde bulunmuş, yönetimi zorlaştırabilmiştir. Devlete karşı insanı ya da bireyi savunacağım derken devleti sarsmıştır. Fakat sermayeyi destekleyeceğim derken de insanın ezilmesine göz yummuştur. Eğitim ve öğretimin emrinde olabilecekken terbiyenin zıddına çalışabilmiştir. Lakin medya, büyük bir güçtür; eğer bize uygun bir sisteme kavuşturulursa toplumun bütün organizasyonları medyadan alabildiğine istifade edebilecektir.

 

Sermaye ve İktidar

 

Toplumun bütün organizasyonlarının zaman zaman yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Bu meyanda sermayeden de bahsetmek gerekir. Sanayi devrimi ve sonrasında oluşan kapitalizm, iktidara yeni bir ortak kattı: Sermaye Sınıfı. Sermaye, iktidar ve halk arasındaki yeni güçlerden birisi olarak işini yürütebilmek veya ayakta kalabilmek kaygısıyla insandan yana değil de devletten yana taraf olmuştur. Lakin elindeki kapitalin çeşitli yaptırımlara vesile olmasının, propaganda, vasıtalarını (reklâm ve diğer yollarla) etkileyebilmenin, bunları kullanarak iktidara kendi istediği yönde karar aldırmanın doğurduğu büyük gücün şımarıklığı içindedir. Önceleri iktidarın emrinde iken paranın aşırı birikmesi, uluslar ve devletlerarası bir boyut kazanması neticesinde, sermaye, iktidarın ve liderin de karşısına dikilmiştir. Sermaye, kendi ülkesi kadar dünya politikalarını bile doğrudan etkileme pozisyonuna erişmiştir.

 

Komünizm tabii ki önerilecek bir yol ve sistem değildir. Lakin sermayenin bu derece güç ve iktidar sahibi olmasını da kabullenmemek gerekir. Çağdaş köle düzenini destekleyen ve devamından bizzat sorumlu olanlardan birisi de kapitalizmdir. Fakat bu bizzat Batının suçudur, çünkü Batı eline geçen bütün imkânları ifrat ve tefrit aşırılıklarıyla tüketmiştir ve insanlığa da büyük zarar vermiştir. Batı, her konuda haddini aşmış ve aşırıya gitmiştir. Ferde karşı toplumu, devlete karşı ferdi, sermayeye karşı her şeyi feda edebilmiştir. Tabiatın dengesini alt üst etmiştir. Bu duruma dur diyecek, hâlihazırda, bir güç de bulunmamaktadır.

 

İnsan-toplum-devlet çerçevesinde düşünüldüğünde, insandan yana olma yani insanın saadetini hedefleme açısından sermaye terakümüne karşı çıkmak doğru görünmemektedir. Yalnız, hizmetin yine bütünüyle topluma yani insana dönmesi şartı tam manasıyla yerine getirilmelidir. Kur’an, sermaye birimine karşı çıkmamıştır; yalnız paranın sadece bazı insanların elinde dolaşan bir nimet olmaması gerektiği prensibini getirmiştir. Sermayenin toplanıp dağıtılmasını, emretmiştir. Sermaye birikimi hadisesini yanlış hale koyan ve insanlığa zarar verecek dereceye getiren kapitalizmdir, Batıdır, Yahudi’dir.

 

Burada ayrıca şu ikilem gündeme geliyor. Sermaye devlette mi toplanmalı, yoksa serbest teşebbüsün yani şahısların elinde mi? Komünizmin çökmesi ve kapitalizmin total zaferi dolayısıyla devletin ekonomiden çekilmesi artık tartışmasız (?) kabul ediliyor. Yalnız gözden kaçırılan nokta ise devlet yerine sermaye sınıfının elinde toplanan kapital gücünün haddi aşmasıdır, denetimsizlikten haddini tecavüz edip iktidarı bile tehdit eder hale gelmesidir, halkı, insanı ve devleti hiçe sayabilmesidir. Bu husus, önemle düşünülmesi ve tedbir alınması gereken konuların başında gelmektedir. Bunun çözümünü bulacak olan liderlik mekanizmasıdır çünkü adaleti sağlamak lider ve kadrosunun başlıca vazifesidir; biz ancak kısa bir değini yapmakla yetiniyoruz.

 

Direksiyonun Hâkimi Kim?

 

Küçüklüğümde, babam bizi çarpışan arabalara götürmüştü. Üç çocuktuk ve hepimiz de aynı direksiyona hâkim olma savaşı veriyorduk. Pek de uzun olmayan bir mücadeleden sonra direksiyon bir tarafa doğru kilitlenmiş ve çarpışan arabamız kendi etrafında dönmekten başka bir şey yapamaz olmuştu. Gelen vuruyor, giden vuruyordu arabamıza, vuranlar ve seyirciler de gülmekten kırılıp kendilerinden geçiyorlardı.

 

Bu küçük ve sevimli hadise, kanaatimce, bazı önemli şeylere işaret ediyor. Birincisi; bugünkü durumu bu olaydan daha güzel yansıtabilen başka bir misal var mıdır, bilmiyorum. Memleketi, zaman zaman cumhurbaşkanı başka bir yere çekmek isterken, başbakan bambaşka bir yöne götürmeye çabalamaktadır.  TBMM Başkanı bir telden çalarken Genelkurmay Başkanı bambaşka bir telin tıngırdatılmasında ısrar edebilmektedir. Yargıtay Başkanı, Anayasa Mahkemesi Reisi, Yök Başkanı… Velhasıl büyükten küçüğe elinde yetki ve güç bulunduran herkes ve her kurum, memleketi apayrı yönlere götürmeye çalışmaktadır. Kuvvetler ayrılığı kuvvetler aykırılığına dönüşebilmektedir. Olan millet ve memlekete oluyor.

           

İkincisi, başa itaat etme gerekliliğini hatırlatıyor. Başına geçirdiğin insana ve kadrosuna ve emirlerine uy ki gelen çarpmasın giden çarpmasın. Rezil olmamak, oyuncak haline gelmemek, maskara olmamak için lider ve önderini gözetmek zorundayız.

 

Üçüncüsü, doğru insanı ve gerçek lideri seçmek zorunda olduğumuzu işaret ediyor. İtaat dinedir, akladır, mantık ve hakikatedir. Gelene ağam gidene paşam demek bize yakışmaz. Başı uyaracak ve doğru yola getirecek yol veya yollar her zaman vardır. Usulü dairesinde hareket ederek yapılacak çok işler ve alınacak hayırlı neticeler kesinlikle bulunmaktadır. Yeter ki sen teşebbüs et. Yeter ki bilgi ve cesaretle hareket et. Yeter ki hakikat ve adalet için gayretten geri durma…

 

Beklenen, İstenen, Gereken

 

1980’den önce rahmetli olan dedem “Ya Rabbi, bize sahip gönder” diye alenen dua ederdi. Bu duayı başka büyüklerimizden de çok işittim. Dua bugün için de geçerli… Yalnız buradaki sahip kelimesi lider ve önder manasından da ötede anlamlar taşıyor. Topyekûn bir millet ve memleketin, vatan ve coğrafyanın kurtarıcısı, yoğurucusu ve ileriye götürücüsü anlamlarına doğru yayılıyor. Dirilten… Kızıl elmaya götüren veya kızıl elmayı ayağımıza getiren… Zilletten kurtarıp izzete yükselten… Milletlerin sağlıklı dönemlerinde vasat olmak belki durumu kurtarabilir; orta vasıflara sahip bir lider baş olmanın gereklerini ifa edebilir. Lakin milletlerin düşkün veya zayıf dönemlerinde, birlik ve beraberlikten uzak kaldığı zamanlarda, liderden daha farklı olması istenir. “Sahip” kelimesi bunu ifade ediyor.

 

Bugün geniş coğrafyamızın her yerinde, üst ve orta yönetici kadro içinde yer alanların milletimize umut vermesi gerekiyor. Diğer taraftan ise karşı taraf boş durmamakta, çemberi daraltıp kıskacı iyice sıkmaktadır. Bu zincirleri parçalayacak ve milletimizi yeniden diriltip yürütecek gerçek lider ve kadrolara ihtiyacımız vardır. Lakin önce bir kendimize bakalım, etrafımıza bir göz atalım… Büyük işler kolayı değil zoru göze alarak başarılır. Diriliş, bir nevi yok oluştan sonra geldiğinden çok büyük bir atılımı ifade eder; çok güçlü bir enerjiyi gerektirir; çok keskin bir iradeyi çağırır.

 

Neredesiniz, ey hakikat erleri? Başkanımız neredesiniz? Fatihimiz, babamız, beyimiz, paşamız nerelerdesiniz? Koruyun bizi kem gözlerden, ahlaksız düşmanlardan. 200 yıldır geriliyoruz, yok oluyoruz, oturup duruyoruz. Alın götürün bizi Viyanalara, Romalara, Kızıl Elmalara…

 

 

 

*HM Hepsev’in bu yazısı, Yüce Devlet Dergisi’nde (1., 2. ve 3. sayılarında, 1995) yayınlanmış, Aralık 2007’de yeniden ele alınmıştır.

 

Arama ARAMA


İSTATİSTİKLER

18 kategori altında, toplam 184 yazı bulunmaktadır.