Kategori: Fikir Yazıları |
696 Okunma |
Yazan: hhepsev | 15 Mart 2008 22:51:32
POLİTİKADAN GARİP BİR ÖRNEK:
Gönül isterdi ki müspet bir şahsiyeti ele alalım, iyi yönlerini anlatıp örnek gösterelim. Bir gün nasip olur diye temenni ediyoruz. Fakat günümüzün bulanık, boğuk ve karanlık ortamında meydana çıkanlar hiç olumlu görünüm vermiyorlar. Bu vasatı oluşturanlar yine bu olumsuz örneklerdir. Bu yüzden olmayana ergi metoduyla hareket etmekten başka çare kalmıyor. Kötüyü teşhis edelim ki iyiye olan talep artsın. Sahteyi ayırt edelim ki gerçek olana dair bir kanaat uyansın. Bunun dolaylı bir metot olduğunu kabul ediyorum. İyi, müspet ve gerçek olanı anlatıp kötü, menfi ve sahte olanı ayırt etmek daha doğrusu. Lakin malzeme ortadadır. Mevcut durum ve ortam iyinin yetişmesine ve yeşermesine pek imkân vermiyor. İyiyi bile kötüleştiriyor, kötünün ise derecesini pekiştiriyor.
Bu tür çalışmaların faydası vardır. Politik bir şahsiyet üzerine durup siyaset ve yönetim hakkını derinlemesine tahlil çalışmaları, olayların ve şahısların arka planını ortaya çıkaracaktır. Güncel siyasetin bütün arkasında bir gerçek vardır ve bu bulunup ortaya konmalıdır veya devir ve dönem incelemeleri yapılmalıdır. Belli bir dönemi ele alıp bu devrenin arka planı ve havası ve ruhu genişlemesini açıklanmalıdır. 1970 – 1980 dönemi hakkında hâlâ iyi bir değerlendirme yapılmamıştır. 12 Eylül 1980 darbesi sonrası ortaya çıkan devre hakkında henüz doğru dürüst bir inceleme gerçekleştirilmemiştir. Çözümsüzlüklerden boyuna ve boşuna şikâyet etmek yerine, tefekkür edip meselelerin köklerini bulmak gerekmektedir. Politika da bir tefekkür sahasıdır ve gereği gibi fikredilmelidir.
Gerçek lider ve devlet adamı yetişmediği herkesçe söyleniyor. Tıkanma ve hatta çözülmenin iyice arttığı bir vasattan başka bir şey beklemek hayaldir. Çözüm, bu dejenerasyonun gerçek sebeplerini iyice araştırmak; bulduktan sonra ona göre köklü değişim, ıslah ve yeniden düzenlenme yoluna gitmektir. Dıştaki bir takım ufak şekil değişikliklerini elbette kastetmiyorum. Tanzimat’tan bu yana iki yüzyıldır yapılanın aksini, hatta yeniden devlet ve millet olmaya işaret ediyorum. Batı’daki bazı kurumları taklit etmeyi ise hiç söylemiyorum. Bütün dünyayı göz önüne alarak lakin kendi gerçeğimiz, tarihimiz ve geleneğimizden hareket etmeyi öneriyorum.
Gençlik ve Tutuculuk, Umut ve Hayal Kırıklığı
Mesut Yılmaz, Anavatan Partisi’nin başına geçtiğinde (1991), bu yeni politikacının gençliği ve ciddi görüntüsüyle siyasete yeni bir hava getireceği zannedildi. Yılmaz bir işadamıydı; daha önceleri de politikacı çıkarmış, Cumhuriyet’e devlet adamı yetiştiren Mülkiye (Siyasal Bilgiler fakültesi) mezunuydu; Almanya’da master yapmıştı; Özal’ın kabinelerinde devlet bakanlığı, hükümet sözcülüğü ve dışişleri bakanlığı görevlerinde bulunmuştu. Parlak bir görüntüsü vardı; medyada ve halkta başarılı olacağı havasını verdi ama öyle olmadı. İlk başbakanlığı ancak dört ay sürdü. Demirel’in karşısında seçim kaybetti ve DYP-SHP hükümeti sırasında (1991–1993) muhalefet bile yapamadı. Turgut ÖZAL’ın vefatı üzerine Demirel’in Cumhurbaşkanı seçilmesiyle DYP’nin ve hükümetin başına geçen Tansu ÇİLLER’in zamanında az çok kendini gösterdi. Bütün stratejisini Çiller’e göre ve taktiğini Refah’a karşıt olmaya ayarladığı Aralık 1995 seçimlerinden istediği neticeyi alamadı. Seçimlerden sonra Refah Partisi’yle koalisyonun eşiğinden döndü. Çiller’le kurduğu Anayol hükümetine de ancak üç ay başbakanlık yaptıktan sonra iktidarı RP-DYP hükümetine kaptırdı.
Atılımcı, yenilikçi ve değişimci olmak gençliğe mahsus bir özellik değildir; bir mizaç meselesidir. Mesut YILMAZ, ilk önce bu konuda hayal kırıklığı meydana getirmiştir. Tutucu bir şahsiyete malik olan Yılmaz, büyük bir mecburiyet altında kalmadıkça en ufak bir değişimi gerçekleştirmek istememektedir. Devleti ve her şeyi, kendisinden önce neyse ve nasılsa öylece tutmak ve muhafaza etmek eğilimindedir. Bu yönüyle Demirel’in kopyasıdır denilebilir. Hayal kırıklığı oluşturması ile de Ecevit’in fotokopisidir. (İsmet İnönü ile liderlik mücadelesine girdiğinde Bülent Ecevit’ten de büyük işler yapacağı beklentisi doğmuştu. Solcu aydınlar ve o zaman ki basın bu beklenti üzerine Ecevit’ten yana tavır almışlar, fakat ilk önce onlar kanılarının tam tersinin çıktığını görmüşlerdi.) İşin garibi, Yılmaz’ın en çok anlaştığı devlet adamlarının başında bu ikisinin gelmesidir. İkisinin de kötü hususiyetlerini tevarüs etmiştir diyebiliriz. Bugünkü rejimin ve sistemin sadece tek tip veya yalnızca birkaç tip insan ürettiğinin ve bu tip insanların dışındaki şahsiyetlere hayat hakkı tanımadığının belki de en büyük delili bizzat Mesut YILMAZ’dır.
Liderlik Sınıf Başkanlığı Değildir!
Parlak bir kariyer ve öğrenimin, zenginliğin ve ailenin bir şahsı lider kılmayacağı muhakkaktır. Cumhuriyet’e politikacı ve devlet adamı yetiştiren Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden yetişmek de bu anlamda bir değer ifade etmiyor. Deniz Baykal, Murat Karayalçın ve daha birçok siyasiler SBF mezunudur, lakin hiçbirisi gerçek lider olamamışlardır. Liderlik ve yöneticilik bambaşka yetenekler isteyen bir hususiyettir. Farklı bir mizaca; farklı bilgi, irade ve tecrübeye malik olmayı gerektirir. Fakat dediğimiz gibi devrin de büyük tesiri vardır ve bugünkü rejim tek tip insandan başkasına geçit vermiyor, ton ve nüanslara dahi müsaade etmiyor. Rejimin çözümsüz kalma ve problemleri aşamama vaziyetinin arkasında büyük ölçüde bu vardır.
Bir yöneticinin lider olup olmadığının en büyük göstergelerinden birisi de adam seçme ve bunlardan kadro kurma özelliğidir. Gerçek bir lider, yetenekli ve ehliyetli insanları gözünden tanır ve onları layık olduğu mevkilere getirir. Buna göre, Yılmaz’ın liderlik sınavında başarılı olduğu söylenemez. Anavatan Partisi’ni Turgut Özal’dan devraldığı gibi bırakmış, kadro kuramamış ve deyim yerindeyse orta öğrenimdeki sınıf başkanları gibi davranmıştır. Yılmaz partisiyle de uyum sağlayamamış ve bütünleşememiştir. Partisi içinde bile bir garip yalnızlık içindedir. Ne partisine, ne tabanına ve ne de topluma herhangi bir heyecan verememiştir. Karşımıza bir uygulamacı olarak çıkıyor, fakat uygulamacı olmak bürokratların vazifesidir. Siyasilerin görevi ise devleti biçimlendirmek, yönlendirmek ve kurumların işleyişini sağlamaktır.
Siyam İkizleri
Yılmaz, kendisi gibi merkez sağın genç politikacısı Tansu Çiller’le ilginç bir politik ikizdir. Kavga dövüş edip patırtı çıkarmalarına bakmayın. Çiller ile Yılmaz birbirlerini besleyen ve destekleyen iki liderdir. Şimdilik ikisinin de politik geleceği ve varlığı birbirlerine bağlıdır. Kavgalarıyla besleniyor onlar. Bu ikiliden birisinin yok olması halinde diğeri de yaşayamayacaktır. Bu siyam ikizleri, devleti kendilerinden ibaret saymakta ve milletin kafasını boşuna karıştırmaktadırlar. Fakat bugünkü rejim ve olumsuz ortamda işlerini yürütebilmektedirler. Bir defa başa geçmişlerdir ve olağanüstü bir hadise olmadıkça bugünkü vasatta varlıklarını koruyacaklardır.
Bu yönden yedi defa başbakanlık yapan Demirel’e benzemektedirler. Daha kaç defa gelip gittiklerine tanık olmak bizi şaşırtmayacaktır.
Mesut Yılmaz, öngörü sahibi bir lider de değildir. Aslında öngörü ve güçlü sezgi sahibi olmak gerçek liderin vasıflarındandır. En basit örneği şudur: Yılmaz, 1995 seçimlerinden sonra tam kapısına geldiği halde, askeri ve medyayı bir kenara bırakıp Refah Partisi ile koalisyon kurmayı başarsaydı hem başbakanlığı alacak ve hem de kanlısı Çiller’i politika arenasından silmek fırsatını ele geçirecekti. Yolsuzluk dosyaları (Tedaş ve Tofaş) dolayısıyla Çiller’i Yüce Divan’a gönderebilecek ve 1996 yazında yapılan DYP büyük kongresinde Çiller’i kendi partisinin içinden vurabilecekti. Şimdi sap dönmüş, hesap dönmüş ve kendisi baltanın altına yatmıştır. Asker ve medya, politikaya tesir eden iki unsurdur, lakin diğer unsurlar da vardır ve ağırlıkları onlardan hiç de az değildir. Politika, bu unsurlar arasındaki gerilimi dengeye dönüştürüp olmazları olur yapma sanatıdır. Ve Yılmaz bir sanatkâr değildir.
Şu da bir hakikattir ki ülkemizin her kurumunda kalite iyice düşmektedir. Her şeye rağmen ehliyet ve liyakat sahibi olarak tanımlayamacağımız eski politikacılar, genç siyasilerden (Yılmaz, Çiller, Baykal) daha kaliteli ve nitelikli insanlardı. Bu da memleketin geleceği açısından kötü bir işarettir. Ülkenin içteki ve dıştaki problemleri gittikçe ağırlaştığı halde bunlara vaziyet alacak gerçek liderler, siyasi kadrolar ve bürokratlar yetişmemektedir. Üniversitelerimiz yüksek lise haline dönüşmüştür ve siyaset, bilimin ve bilim adamının aşısından böylece mahrum kalmaktadır. Aydınlarımız, ülkemizin bunca ağır ve acil sorunları varken en olmadık entipüften konularla didişip durmakta ve çözüm üretimine katkıda bulunmamaktadırlar. Medya ise promosyon yarışı ve reklam alma psikozu içinde havanda su dövmektedir.
* * *
Buradaki değerlendirmelerimiz elbette bir portreyi tam olarak bütün hatlarıyla çizmemektedir. Zaten maksadım bu değildir, ayrıca ele aldığımız örnek de kendisini tamamlamış değildir. Fakat bugünkü günde ana hatlarıyla durum bundan ibarettir ve bizi haklı çıkaracak veya yalanlayacak olan tarihtir. Maksadım ise politik bir şahsiyetten yola çıkarak tefekkür çalışması yapmaktadır. Derin düşünme, olayların arkasını keşfetme, insan unsurunu çok iyi bilme ve değerlendirmenin önemini vurgulamaktır. Çözüm ve kurtuluş ve silkiniş buradadır. Yoksa bu tablo iyi değildir, göstergeler olumluya işaret etmiyor, elimizde bugüne ait müspet veriler yoktur.
Lakin bütün bu olumsuz tabloya bakıp umut kesmemek gerekir. Bu millet, nice menfi şahsiyeti görmüş ve nice kötü devreler geçirmiştir. Fakat uzun vadede de olsa içinde çıkardığı büyük şahsiyet, güçlü kadro ve gerçek nesillerle yeniden kendini göstermesini bilmiştir. Milletimiz üst plandaki bu gelişmeleri izliyor, takip ediyor, hoşnutsuzluk ve hatta nefretini açıkça belirtiyor; lakin onun asıl istediği ve uğraştığı iş, kendi içinden yeniden bir nesil çıkarmaktır. Millet, bugün bu nesli yetiştirmek ve çıkarmak için canla başla çalışıyor. Görüyoruz yavaş yavaş bu nesli. Şahit oluyoruz derece derece gelmeye başladığına. O neslin gelmesine vesile olmak ne büyük ve kutlu bir iştir. Ve ne mutlu o neslin yetişmesine katkıda bulunanlara…
“yâ rabb bize bir er bulunup himmet eder mi?
yoksa günümüz böyle felâketle geçer mi?”
*HM Hepsev’in bu yazısı, 1996’da yazılmıştır. İçerdiği konuların önemine binaen siteye konmuştur.