KÜRTLER YABAN, KÜRTÇE YABANCI DİL DEĞİL !

Kategori Kategori: İslam Birliği Yazıları | Okunma 501 Okunma | Yazar Yazan: hhepsev | 16 Kasım 2009 09:37:21

Eleştirilere cevap

KÜRTLER YABAN, KÜRTÇE YABANCI DİL DEĞİL !

  

Ülkemizde, terör olaylarının arttığı 1990’lı yıllardan bu yana büyük bir sosyolojik hadise yaşanıyor: Yeni bir göçe daha tanık oluyor Anadolu toprağı. Bu kadim coğrafya, tarihin her döneminde şahit oldu böyle göçlere. Kimi kavimler sadece göç etti doğudan veya batıdan gelip kim bilir nereye. Kimi kabileler de gelip yerleştiler bu bereketli toprağa ama bazen da Anadolu’nun bir yaylasından kalkıp öteki ovasına yerleşmeyi tercih ettiler.

 

Milli (yani İslami) şairimiz Mehmed Akif’in deyimiyle “cennet vatan”ımız Anadolu, gerçekten dünyanın en verimli ve bereketli topraklarına, en zengin madenlerine, en güzel doğaya, hem denizlere hem nehirlere, hem dağa hem ovaya sahip eşi menendi bulunmaz memlekettir. Bir tarafı Karadeniz’dir, hırçındır. Bir tarafı Akdeniz’dir, heyecanlı ve değişkendir. Bir tarafı yaz, öbür tarafı kıştır. Ve dünyada benzeri yoktur.

 

Hem doğu ve batı arasında, hem kuzeyle güney arasında bir köprüdür. Üç belalı toprağın ortasındadır. Kafkasya sert ve haşin bir tabiattır, her dağında ayrı bir kavim olan insanı da öyle. Balkanlar dağ ve ormandan ibarettir, çok kavimlidir ve insanı da dağlı ve ormanlıdır. Ortadoğu da bir kavimler meşheridir, sıcak ve çok sıcak bir tabiattır. Buralarla kopmaz bağları vardır Anadolu’nun ve Anadoluluların.

 

Konuyu Anadolu’nu stratejik önemine veya ülkemizin zenginliklerinden ötürü topraklarımıza olan düşmanca emellere getirmek istemiyorum; bunlar doğrudur ama konumuzla direkt alakası yoktur. Konuyu bu toprakların en önemli zenginliğine getirmektir dileğim: İnsan unsuru yani demografik çeşitlilik açısından da Anadolu coğrafyası (ve etrafı) çok zengindir, ve bu zenginlik dünyanın pek az yerine nasip olmuştur.

 

İnsan unsurunun bu derece renkliliği, çeşitliliği ve zenginliği, elbette, bazı sorunları da beraberinde getirmektedir. Çünkü nerede bir zenginlik ve bereket varsa orada mutlaka sorun(lar) vardır. Lakin problemin olduğu yerde de mutlaka çözüm vardır ve çözüm sadece matematiğe mahsus değildir. Sosyal olaylar da çözüm vardır, iki kere iki dört eder keskinliğinde ve çabukluğunda değildir, uzun vadeli ve çok zahmetlidir, ama tabii ki vardır, bunun için tarihe şöyle bir bakmak dahi yeterlidir.

 

Önyargılar ve bilgisizliktir sosyal olayların çözümünü engelleyen en önemli sebep. Menfaatler ve yanlış inançlardır. Köksüz ya da kökü dışarıda olan ideolojilerdir. Irkçılıktır. Ve ırkçılık, bir asırdır bu topraklarda yaşamayı bize zehir etmiş olan en vahim bir hastalıktır. 100 yıldan ötesine gittiğinizde bu düşünce kirliliğini bulamazsınız. Bu coğrafyada büyük devlet kurmuş olan hiçbir devlette; Hitit, Roma, Selevkos, Bizans, Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı’da, ırkçılığı bulamazsınız.

 

İyi de kimse ben ırkçıyım demiyor, diyemiyor ve diyemez de. Ama problem de böylece bitmiş olmuyor. Evet, kimse ırkçıyım demiyor ama “Türk milliyetçisiyim”, Kürt milliyetçisiyim” ya da “Arap kavmiyetçisiyim” diyebiliyor ve bu anlayış en ufak bir şekilde eleştiriyi bile kabul etmiyor. Çünkü ırkçılık gözlerini bağlamış. Nasıl mı?

 

Milliyetçiyim diyenler kendilerini şöyle bir test etsinler: a) Yahudiler ırkçıdır, kendileri de Yahudiler gibi mi; yani kendi uluslarını herkesten yüce görüyorlar mı? b) "Ben bir Türküm dinim cinsim uludur" mısraını göğüslerini gere gere okuyorlar mı? c) Kendilerine dil ve kültür yasağı konsa ne yaparlardı? Sorular artırılabilir ama işi özetleyen bu suallere vicdanlarıyla beraber aynanın karşısında verecekleri cevaplar, onlara kendilerini tanıma fırsatı verecektir. Kendini tanıyan Rabbini bilir, Rabbini bilen merhametli ve anlayışlı olur; böylece hatasından döner, işin aslını araştırmaya başlar, sorar, öğrenir ve hakikate teslim olur.

 

Önce kelime ve kavramları araştırmakla başlayalım. "Millet" din ve o dinin toplumu demektir. Lügatlere ve ansiklopedilere bakınız. Göreceksiniz ki ırk anlamında kullanılışı çok yenidir, 1890'lardan sonradır. Mesela Kamus-ı Türki'ye lütfen bir bakınız.

 

Bizi Batıdan ithal kelime, fikir ve felsefeler paramparça etti, her şeyimizi. Yeniden kendimize dönmek istiyorsak kendi kelime, kavram ve medeniyetimize dönmek zorundayız. O zaman yakın tarihe şöyle bir bakalım:

 

Batı ya da sınırlandırırsak (çünkü ABD ve Rusya Avrupa devletleri gibi değildir, çok ulusludur) Avrupa, yani özellikle Fransa, Almanya, İtalya ırk esasına dayanan ulus devlet modeline yönelmek durumundaydı. Kendi coğrafyaları ve tarihleri onları ulus devlete yöneltiyordu çünkü. Buna rağmen, ırkçılık onlara da yaramamıştır; I. Ve II. Dünya savaşlarının altını bir araştırıverin hemen ırkçılığı görüvereceksiniz.

 

I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca galip devletler bize, ulus devleti ve ırkçılığı dayattılar biz de kabul etmek zorunda kaldık. Hemen sonrasındaki II. Dünya Savaşı ve ardından doğan Soğuk Savaş döneminde, dayatmayla oluşmuş bu yapı pek sorgulanmadı. Lakin Sovyetlerin çökmesinden sonra oluşan (ya da hâlâ oluşamayan) yeni dünya düzeninde artık pek çok şey farklı. Artık tarihi meseleler, coğrafi problemler ve etnik sorunlar dünyanın daha çok gündeminde. Ve eskide kalanlar için tehlike çanları çalıyor artık. Eskide yani ırkçılıkta yani ulus devletçilikte.

 

Anlamak ve Kaynaşmak

 

Yeniden göç olgusuna dönebiliriz artık, bu uzun özetten sonra ama işimiz o kadar kolay değil, onun için uzun uzun, derin derin düşünmekten başka çaremiz de yok.

 

Evet, orta ve batı Anadolu şehirlerimiz güneydoğumuzdan gelen Kürtlerle tanışmaktadır ve tabii ki yadırgamakta, yabancılamakta ve karşı durmaktadır hatta. Bu da normal karşılanmalıdır. Yüzyıllık düzen bozulmaktadır.

 

Gelen Kürtlerin çoğu, deyim yerindeyse (kardeşlerimiz kusura bakmasınlar, objektif tanımlama budur) medeniyet görmemiş yerlerden gelmektedir, şehrin tabii yaşantısına katılmamakta, gettolarda yaşamakta, ucuz işgücü sağlayıp maddi düzeni sarsmakta ve bu yüzden düşmanlık çekmekte; mafyavari işlere çabuk karışmakta ve bazıları bu yüzden çok çabuk zengin olmaktadır. Bu sebeplerle yerli halkla kaynaşmaları zorlaşmaktadır. Lakin yerli halkta onları dışlamakta, kabul etmemekte ve yardım eli uzatmamaktadır.

 

Bir insan, kusurlu da olsa kendi din kardeşini değil de bir başkasını beğeniyorsa ona ne diyeceğiz. Bir gâvur gelse ve bizim üst katımızda otursa ve "efendice" içki içse ve fuhuş yapsa Kürtlerin bizce farklı davranışlarından daha mı iyi bir iş yapmış olacaktır? Yollarda ve parklarda affedersiniz köpek gibi çiftleşen, camilerimizin karşısında saygısızca ama "medenice" içki içen turistlere bir diyeceğimiz bile yokken, yarın yurdumuz tehlikeye girdiğinde bizimle beraber şehid olacak insanlara bu kadar düşmanlık neden? “Gelmesinler, gelmişlerse varoşlarda yaşasınlar, bize komşu olmasınlar vb.” düşüncesi ne kadar kötü bir anlayıştır…

 

Biz de buralara ilk geldiğimizde nasıldık acaba? Çok mu medeniydik? Gelen adam belki birçok bakımdan medeni değil ama bizim onları dışlamamız doğru olur mu, bize yakışır mı? Selam versek, hadi kapımızı değil ama gönlümüzü açsak, çocuklarına müşfik davransak neyimiz eksilir? Yaban mıdır, yabancı mıdır Kürtler? Hayır, ne yaban ne de yabancıdır, öz kardeşlerimizdir.

 

Yapılması gereken, ne olursa olsun, onları kazanmaktır. Tek tek, aile aile kazanmak. Çünkü ne olurlarsa olsunlar, onlar en azından bizim insan kardeşimizdir. Müslüman kardeşimizdir. Yardım teşekküllerimiz, tamam, yurt dışında da hizmet etsinler, “kimsenin adı yetim kalmasın” ama yardım ve iyilik önce yakından başlamalı değil mi? Onun için devletin, özel yardım vakıfları ve kuruluşlarının, cemaatlerin göç eden bu insanlara öncelik vermelerini öneriyoruz. Böyle bir faaliyet, uyumu ve bütünleşmeyi kolaylaştıracak, terör örgütlerinden ve mafyadan bu insanları kurtaracak, milletimizde yeniden birlik oluşturacaktır. Ve bu husus gerçekten çok önemlidir.

 

Kürt kardeşlerimizi ne olursa olsun anlamaya çalışmalıyız. Evet, onlar da ırkçılık belası vardır (ve onların milliyetçiliği maalesef bizdeki milliyetçiliği de körüklemektedir). Kürtlerin bir kısmı da teröre bulaşmıştır. Ama bunda bizim yani devletimizin de payı yok mu? Doğudaki medrese geleneğine, devlet, büyük darbe vurmamış mıdır? Vurmasaydı ırkçılık fitnesi bu kadar büyümeyecekti. (PKK de medreseleri hedef almıştır, bu paralellik neyin alametidir?) Sonra, devletin özellikle 80 darbesindeki yanlış (yanlış mı ne kelime, zorba zalim) uygulamalarından ötürü bir kısım Kürtler hem de haklı olarak devlete (ve dolayısıyla Türklere) düşman olmamış mıdır? Dilerini konuşmaktan men ettiğiniz insanların bir televizyon kanalı açıldı diye hemen size dost olmasını nasıl beklersiniz? Bunlar yani anlama konu ve unsurları daha çoktur. Mesele, bakış açısı ve yaklaşım tarzıdır.

 

Üstten bakarak, kibir ve gururla bakarak hiçbir şey kazanamayız. Kibir Allah'a mahsustur. Ve kibir, insana yakışmaz. Bir müslümanınsa şeytandan veya köpekten kaçar gibi kaçması gereken kötü bir huydur. İnsanı şirke ve küfre götürür maazallah. Irkçılığın temelinde işte kibir vardır, onun için şirktir.

 

X, Q, W Nasıl Ayıracakmış Bizi?

 

21 Mart geldiğinde son senelerde gereksiz ve hatta komik tartışmalar yaşanıyor.  Birbirinden hiçbir farkı olmayan bir kelimenin nasıl yazılacağı problem oluşturuluyor. O kelime “newroz” veya “nevruz” yazılsa ne fark eder diyemiyoruz maalesef. Gözleri kör etmiş olan ön yargılar, bilgisizlik ve bilinçsizlik, ırkçılık pardon milliyetçilikten ötürü “v” ya da “w” büyük bir problem haline dönüşebiliyor.

 

Çok değil 100 sene önce bir Türk’e ve bir Kürd’e, gün gelecek çocuklarınız bir harfin yazımından ötürü kavga edecekler deseler, “bu ne şekilsiz sual, ahmak mı bunlar” cevabını verirlerdi herhalde. Gel gör ki hamakat aldı başını yürüdü de haberimiz yok. Dışarıdan bakanlar da zaten ya gülüyorlar ya da zevkten dört köşe oluyorlar, çünkü onların işine geliyor. Öyle ya kardeşler kavga edecek onlar sömürmeye devam edecek…

 

Rahmetli dedemin misafiri bol olurdu. Bazı konukları geldiğinde onlara “vara vara nan buxa” derdi, onların da gözlerinin içi güler, sofraya zevkle gelirlerdi. Gidince sorardım o cümlenin ne demek ve nece olduğunu; “gel gel ekmek yiyelim” ve “Kürtçe” cevaplarını alırdım. Validem de bazı teyzelere sorardı: “Kırmançe zoni?” Onlar da gülerek “He, valla” derlerdi. Annemin soruma cevabı da “Kırmançe biliyor musun, diyorum onlara” olurdu. (Allah’a şükür ki anem hâlâ sağdır. Yani bu sözler öyle yüzyıllık sözler değildir.) Bunlar son derece basit iki misaldir. Lakin bunlar gösteriyor ki Türkler gönül almasını, insan kazanmasını bilen insanlardır. Neden kazanmayalım birbirimizi yeniden, ayrılık gayrılık mı var aramızda.

 

Aynı elifbayı kullanıyorduk biz ve o zaman x, q, w gibi sorunlarımız yoktu, 1928’de Latin harflerine geçinceye kadar. Alfabe meselesi, büyük ve ayrı mesele ama bu bahs-i diğer; eski yazımızdan bir an önce kurtulmak istercesine Latin yazısına geçtiğimizden mevcut bazı sesler yeni alfabede eksik kaldı. Aslında bu seslere Latin harfleriyle yazılan Türkçenin de ihtiyacı var. Gırtlaktan gelen “hı” sesi alfabede karşılığını bulmamıştır; “ka” ve “ke” seslerini “k” ile yani tek harfle karşılıyoruz. X ile q harflerini böylece hallettik. W’yi de varsın Kürt kardeşlerimiz kullansın ne çıkar; bizde ne eksiklik olur, onlarda ne fazlalık olur? Gavurun değil, kardeşimizin dilidir Kürtçe!

 

Diğer taraftan deniliyor ki Kürtçe yerel bir dildir, bir kültür ve edebiyat dili değildir. Evet, bir dereceye kadar doğru ama tam gerçeği ifade etmiyor ve bu sözde de bir üstten bakma yani kibir var. Peki, o zaman Şeyh Ahmed Hânî’nin Mem u Zîn şaheserine ne diyeceğiz, yine aynı zatın Arapça-Kürtçe manzum sözlüğü Nûbahârâ Bıçukân’ı yok mu sayacağız? Haydi, bunları göz ardı ettik, birçok büyük dilin yok olup birçok dilin de tarih sahnesine çıktığına bu ihtiyar dünya şahit olmadı mı?

 

Üç büyük dil ve edebiyatın, yani Arapça, Farsça ve Türkçenin arasında olan Kürtçenin de bir edebiyat ve kültür dili olması son derece normal bir şey değil midir? Bir kavim veya kabile kendini geliştirmek isterse onlara yardım etmek, kardeşlerinin en tabii vazifesi olmaz mı?

***

 

Temiz bir gönül, iyi bir niyet, doğru mantık ve sağlam bilgiyle hareket edilirse çözülmeyecek hiçbir sorunumuz yoktur. Mesele üzüm yemek olursa üzüm de yenir, şifa olur, deva olur, gıda olur; birlik olur, güç olur, kuvvet bulunur…

 

Bileğimizi kim bükecek o zaman? Kimmiş deriz göğsümüzü gere gere, kimmiş o nabekâr? Kürt ve Türk el ele olursa, Kürt ve Türk ve Arap ve Çerkes ve Laz ve herkes birlik olursa kim yan bakabilir bize?

 

Size soruyorum, kim?

 

 

* H. Murad HEPSEV’in bu yazısı, YÜCE DEVLET DERGİSİ’nin 15 Kasım 2009 tarihli 3. sayısının 22. sayfasında yayınlanmıştır.

 

Arama ARAMA


İSTATİSTİKLER

18 kategori altında, toplam 225 yazı bulunmaktadır.