Kategori: İslam Birliği Yazıları |
628 Okunma |
Yazan: haydarhepsev | 01 Aralık 2007 12:48:04
NEDİR İSLAM BİRLİĞİ?
İslam Birliği (İttihad-ı İslam); en küçüğünden en büyüğüne, en basitinden en karmaşığına, en alt derecesinden en yüksek mertebesine kadar müslümanların birleşmesi, birbirlerine yardım etmeleri, danışma ve dayanışma içinde olmaları, düşmana karşı yekvücut olmaları demektir. Üç müslümanın bir araya gelmesi de, topyekûn İslam âleminin de (inşallah) bir ve beraber olması da İslam Birliği’dir.
İslam Birliği gönül birliğidir, fikir birliğidir, şekil birliğidir; gönül birliğinin fikir birliğine dönüşmesiyle şekil birliğinin de sağlanması idealidir. Müslüman, bağımsız ve özgür olmadan asla yaşayamaz; bağımsızlığın şartı da birliktir, zilletten kurtulmanın yolu da birlikten geçer. Birlik içinde olmak, birliği korumak, birlik kurmak, birliğe ulaşmak; Kur’an ve Sünnetin emrinde olmanın yanında tarih, coğrafya ve sosyolojinin yani dünyanın kanunlarına da uymak demektir.
İslam Birliği her şeyden önce yardımlaşma fikir ve aksiyonudur. Elbette birlik; yardımlaşma, paylaşma, danışma, dayanışma ve anlaşma ile gerçekleşir. İnanan insanların sorumlulukları, yükümlülükleri ve problemleri beraberce üstlenmeleri anlamına gelir. Sonuçlara, acı ve sıkıntılara beraberce katlanmaları; elde edilenleri paylaşma temelindedir. Birliğin, iki müslümanın birbirine en küçük yardımından, küçük topluluklardan ırklara, kentlerden devletlere doğru büyüyebilen bir açılımı vardır. Küçükten büyüğe, bireyden topluma, toplumdan devlete, devletlerden devletlere doğru bir dayanışma ve birleşmeyi kapsar.
Bu idealden bahsederken, sadece, dünya üzerindeki bütün müslümanların tek bir devlette birleştirilmesi üzerinde durmak doğru değildir; bu zaten realiteyle de uyuşmaz. İdeallere adım adım ulaşılır. Lakin önündeki en küçük bir engeli bile aşamayanların ufka bakması da anlamlı olmayacaktır. “En büyük gayenin en yakın ve küçük dairede, en küçük amacın ise en büyük ve uzak dairede olduğu” bilinciyle hareket edilmelidir. Tabii ki İslam Birliği büyük bir idealdir; en büyük dairedir; ama bu giderek oluşur ve adım adım kendini tamamlar.
Bu idealin gerçekleştirilmesi elbette ki kolay değildir. Ne kadar doğru, haklı, güçlü ve hatta kutlu olursa olsun eğer inanç, özveri, metanet ve sabır yoksa; bilgi, bilinç ve tefekkür yeterli değilse; güncelin ve realitenin gereklerine dikkat edilmiyorsa; bütün bunlar aksiyona, mücadele ve mücahedeye dönüşmüyorsa hatta mümkün değildir. Biz bilgi ve tefekkür yönünü ele alıyor, ideali hatırlatıyor, tehlikelere karşı uyarıyor, çağımıza uygun yol ve sistemler arıyoruz.
Yönler ve Esaslar
İslam Birliği davası dört yönlüdür: 1. Hedef ve ideal; 2. Bilgi ve tefekkür; 3. Aksiyon ve atılım; 4. Devlet, siyaset ve üst düzey organizasyonlar.
Birlik bir ideal ve hedeftir, Kızıl Elma’dır; lakin müslümanların en küçük birlikteliğinden en ileri düzeydeki beraberliğine kadar erişimleri içermektedir. Bu, zaten Kur’an ve Sünnetin emridir; Kutlu Önderimizin tatbikatı ve mirasıdır. Aklın gereği; tarih, coğrafya ve sosyolojinin yani bilimin de önerdiği büyük bir gayedir, gittikçe büyüyen amaçlar silsilesidir. Her adımda sonraki büyük adımları, her merhalede sonraki menzilleri düşünme ve onlara erişmeyi gerektirir.
Tefekküre, bilgi ve bilince dayanmayan hiçbir dava muvaffak olamaz. Birlik hedeflerinin gerçekleşebilmesi için tarih, coğrafya, sosyoloji, antropoloji, demografi, etnografi, hukuk, siyasal bilimler, uluslar arası ilişkiler gibi bilimlerin yardımına ihtiyaç vardır. Tefekkür de bilginin ışığı altında sorunların güçlü bir şekilde analizi, bu tahlillerin değerlendirilmesinden sağlam bir biçimde sentezler yani çözümler oluşturmak demektir. Mağlubiyet ya da muzafferiyette, kolay veya zor zamanlarda yolumuzu ancak tefekkür aydınlatabilir. Çıkış yollarını düşüncenin ince ışıkları gösterir, gelişme ve büyümenin zorlu çalışmaları da ancak bilgi ve düşünce ışıklarıyla mümkün kılınabilir. Hatta her adımda, hatta koşarken ve dururken bilim ve tefekkür bizim en önemli yönümüzdür.
Çalışmadan, özveri göstermeden, risk alıp eyleme geçmeden, azim ve sebat sahibi olmadan, yani atılım ve aksiyon olmadan hedeflere ulaşmayı beklemek, ham hayalden başka bir şey değildir. En küçüğünden en büyüğüne kadar herkesin yapacağı iş ve görevler vardır. Mevcut durumun olumsuzluklarına rağmen yapılacak bir şeyler mutlaka vardır. Diğer yandan aksiyon ve atılım demek, illa büyük işler yapmak değildir. Küçük görünen nice işler vardır ki toplana toplana, birike birike, eklene eklene sel halini alır da önüne geleni siler süpürür. Ayrıca bize düşen çalışmak ve gayret etmektir; çalışmalarımızın sonucunu göremeyebiliriz, bu sonuçları biz göremesek de çocuklarımız göreceklerdir, inşallah.
İslam Birliği aksiyonu, aynı zamanda siyasettir, devletin ve uluslar arası siyasetin konusudur. Dünya tarihine ve günümüze baktığımızda, büyük olmayan devletlerin ya giderek yok olduklarını ya da birleşerek büyüyüp dünya tarihine damga vurduklarını görmekteyiz. Roma ve Bizans birleşik büyük devletlerdi, eski Mısır birleşmiş bir devletti. Hitit, Babil ya da Mezopotamya devletleri de birleşmiş devletlerdi; eski İran da öyleydi; eski Yunan, birçok krallığın Delos Birliği adı altında toplanmış halidir. Medine’deki ilk İslam devleti şehir devletinden büyüyen birleşik bir devlete önemli bir örnektir, Emevi ve Abbasi devletleri de birleşmiş devletlerdi. Kutsal Roma-Germen Devleti de öyleydi; Selçuklu ve Osmanlı devletleri büyük İslam birlikleriydi. Yeniçağların süper devletleri Fransa, İngiltere, Rusya ve nihayet ABD de birleşik devletlerdir (ABD kelime olarak Amerika Birleşik Devletleri’dir ve ne kadar da dikkat çekicidir.) Avrupa Birliği de değişik bir birliktir ama bir birliktir; üye ülkeleri siyaseten, madden ve hatta manen büyüten bir birliktir. Günümüzde birliğe duyulan ihtiyaç, çok daha büyüktür. Hele müslümanlar, her zamankinden daha çok birleşmeye muhtaçtırlar.
Devlet adamları da kendi millet ve devletlerini ne kadar güçlü ve büyük hale getirirlerse o kadar büyük olurlar, bilge ve kahraman olurlar. Ebu Müslim Horasani bir İslam Birliği kahramanıydı. Salahaddin Eyyubi, bu davanın yılmak bilmez bir hükümdarıydı. Balak Gazi bir İttihad-ı İslam alpereniydi. Kılıçaslan, Celaleddin Harzemşah, Yavuz Sultan Selim, İdris-i Bitlisi ve daha niceleri bu idealin büyük ve bilge devlet adamlarıydılar. Devlet planında bu siyaseti son olarak temsil eden II. Abdülhamid Han’dı. Bu mübarek sultan, İslam Birliği siyasetini çökmekte olan Osmanlı Devleti’nin en büyük kurtarıcısı olarak görmüş ve bunun için çalışarak devletin ömrünü uzatabilmişti. Aslında bir İslam devletinin temel fikri ve ana gayesi İttihad-ı İslam’dır. II. Abdülhamid, devleti bu gayeye yani asla ve ilk temele döndürerek kurtarmak istemişti, lakin yalnız kaldı ve bu siyaset ve ideali aydınlara, bürokrasi ve askeriyeye intikal ettiremedi. Sonuç ise malumdur: Son büyük İslam devleti, II. Abdülhamid’den on beş sene sonra tarihe karıştı. Ve müslümanların en büyük buhranı ve zillet dönemi başladı.
Tarih ve İslam Birliği
İslam’dan önce, o zamanki adıyla Yesrib’de, iki kardeşin çocuklarından türeyen Evs ve Hazrec kabileleri arasında kıyasıya düşmanlık vardı; Yahudiler de bu iki kabile arasındaki husumeti körüklüyor ve bunda da başarılı oluyordu. Aralarındaki savaş 100 seneden fazla devam etmiştir. İslam Yesrib’e gelip de onu Medine yaptığında, bu kabileleri hem kaynaştırıp birleştirdi hem kendi halklarının cahilleri ve inatçılarına karşı onları kuvvetlendirdi, hem de aralarına sürekli nifak sokan Yahudilerin bozgunculuğundan kurtardı. (Yahudiler, Hicret’ten sonra Evs ve Hazrec’in arasını ne kadar açmaya çalıştıysa da artık muvaffak olamadılar ve sonuçta yok olup gittiler.) İslam’ın gelişiyle yalnız Evs ve Hazrec değil Mekke’den hicret eden inananlar ile öyle bir güç ve birlik sağlandı ki bu, müslümanları kısa bir zaman içinde Çin’e ve diğer tarafta Fransa’ya kadar götürdü. Bu, dünya tarihinin gördüğü en büyük ve en hızlı birliktir; benzeri yoktur, tek kelimeyle muhteşemdir. Medine İslam Devleti, İslam Birliği’nin ilk örneğidir, ilk devletidir ve İslam tarihi boyunca müslümanlar bunu örnek almışlar ve yeni örnekler de ortaya koymuşlardır. Bunlardan bazılarını hatırlayalım:
*İslam tarihinin en muhteşem ve yine en hüzünlü sayfalarından birisi olan Endülüs’te, Emevi hanedanı sona erince tavaif-i müluk (beylikler) dönemi başlamış ve Müslümanlar birliklerini yitirmişlerdi; Hıristiyanlarca onlara karşı büyük bir kuşatma başlatılmıştı. Bu kötü zamanlarda Endülüs müslümanlarının imdadına, merkezleri Kuzey Afrika olan Murabıtlar ve daha sonra da Muvahhidler devletleri yetişmiş; iki büyük meydan savaşında birleşik Hıristiyan ordularını yenerek kardeşlerini korumuşlardır. Son Endülüs İslam Devleti Benî Ahmer yenildiğinde, oradaki müslümanları, Osmanlılar, Kuzey Afrika’ya ve hatta Anadolu’ya gemilerle nakledip zalimlerden kurtarmıştı.
*Cengiz Han ve putperest Moğolların korkunç bir sel gibi İslam memleketlerini silip süpürdüğü dönemde Celaleddin Harzemşah, yaptığı mücadeleyle Moğol istilâsını bütünüyle engelleyemedi ama hiç olmazsa batıya doğru yayılmasını geciktirdi.
* Anadolu Selçukluları üç defa Haçlı saldırılarını göğüsledi. I. Kılıçaslan, I.Sultan Mes'ud, II. Kılıçaslan; Haçlılara karşı, ordularının azlığına ve şartların zorluğuna rağmen savaştılar ve İslam âlemini korumaya çalıştılar.
* Salahaddin Eyyûbî'nin, İslâmiyet için büyük tehlike hâline gelen Haçlılara karşı başlattığı siyaset; Kürt, Türk ve Arap ordularının aynı gaye etrafında topladı. Salahaddin, Kudüs’ü Hıristiyanlardan kurtararak İslam Birliği’nin en büyük kahramanları arasındaki mümtaz yerini aldı.
* Bağdat'ı ve birçok İslam ülkesini yakıp yıkan Moğol ordularına karşı direnen Memluklar, Moğolları Ayn-Calut denilen yerde büyük bir hezimete uğrattılar. Hülagû'nun katliamından kaçarak Mısır'a sığınan Abbasî hanedanındaki halifeliği Mısır'a taşıyıp korudular. Haçlıları ve Ermenileri mağlup ederek, Antakya ve civarını Haçlılardan temizlediler.
*Germiyanoğlu bir beylikti, devletti; toprağı ve hükümranlığı vardı. Germiyanoğlu Yakup Bey, II. Murad’la görüşüp memleketini öldükten sonra ona bıraktığını bildirmiştir. Hatta “Germiyan’a Bey olacağıma Osmanlı’ya er olurum, daha iyi” dediği rivayet olunur.
*Timur Han, İslam ülkeleri arasında birliği temin edip İslam’ı yaymak niyetiyle müslüman memleketlerin hükümdarlarına mektuplar yazarak kendisine itaat etmelerini istedi. Hatta bir kısmına para ve hediyeler de gönderdi. Timur Han, Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezid Han'a bir kaç defa mektup yazarak, dost olmayı arzu etmişti. Fakat Yıldırım'ın ortadan kaldırdığı beyliklerin beyleri, Osmanlı sultanını Timur Han'a şikâyet ederek hakkında olmadık şeyler söylediler; Timur Han'ın önünden kaçan bazı beyler de gelip Yıldırım Bayezid Han'a sığındılar; Timur Han, ondan kendisine sığınan bu beyleri iade etmesini istedi ancak Yıldırım Bayezid Han bunu reddetti. Bunun üzerine Timur Han, Anadolu'ya geldi ve Ankara yakınlarında Çubuk ovasında yapılan savaşta, Osmanlı ordusunu yenerek Yıldırım'ı esir etti. Timur Han daha sonra Anadolu'yu eski sahiplerine havale edip ülkesine döndü. Timur’un siyaseti ve bunun sonuçları tartışmalıdır; İstanbul’un fethini bir yüzyıl geciktirmiş ve dolayısıyla dünya tarihin de seyrini değiştirmiştir; Osmanlılar, Timur’dan sonra 500 yıl daha hükümran oldular, onun devleti ise kendisinden hemen sonra yıkıldı. Bu olaydan alınacak en büyük dersin, küçük makamlara sahip büyük muhterislerin fitnelerine kapılıp Müslümanlar arasındaki birliği bozmamak olduğu aşikârdır.
*Yavuz Selim, şehzadeliğinden itibaren devlet meselelerine el atmış, bütün mevcudiyetiyle İttihad-ı İslam için çalışmıştır. Kısa hükümdarlığına büyük işler sığdırmış, Anadolu birliğini sağladıktan sonra Mısır’ı ve halifeliği alarak uzun asırlardan sonra en büyük İslam Birliği’ni kurmuştur. Oğlu Kanuni Sultan Süleyman da bu birliği hem doğuya hem de batıya doğru büyütmüştür.
*Barbaros Hayreddin Paşa bir devlet reisiydi aslında. Cezayir’i fethetmiş ve küçük de olsa bir devlet kurmuştu, hutbede kendi ismi okunuyordu. Fakat küçük bir devletin Akdeniz gibi muhataralı bir bölgede fazla ömürlü olamayacağını idrak ettiğinden devletini getirip Devlet-i Aliyye’ye ilhak etti. İşte bu, İttihad-ı İslam’ın en büyük örneklerindendir.
*Kırım’ın kaybedilmesi, daha doğrusu Rusların vesayetine terk edilmesi, Osmanlı’nın çöküşündeki en önemli hadiselerdendir. Çünkü artık İttihad-ı İslam’dan vazgeçip bir İslam memleketini küfre teslim etmek zorunda kalmıştır. Bir İslam toprağı kaybedilmiş ve İslam milletinin kolu kanadı kırılmıştır. Birlik, böylelikle bozulmaya başlamış ve bu gidişin bir daha önü alınamamıştır.
Olumlu ve olumsuz daha nice örnek var elbette, biz burada yalnızca bazı örnekler aktardık. Bir İttihad-ı İslam Tarihi yazılsa ve İslam Birliği’ne örnek teşkil edebilecek olaylar anlatılıp bunlar tek tek yorumlansa cidden anlamlı bir hizmet olurdu. Tabii ki tarihçinin de cihadı ve hizmeti vardır. İşte bu, onlardan biri değil midir?
Tarih de bize açıkça gösteriyor ki İslam Birliği davası, sadece bir tez ya da ütopya değildir. Evet, kimi zaman bu birlik parçalanmış ve Müslümanlar çok zor zamanlar geçirmişlerdir; ama bu acı olaylar bizim için birer derstir. Ayrıca daha önce birçok kere gerçekleşmiş olan, yeniden neden olmasın? Belki de İslam Birliği bakımından tarihten alınacak en büyük ders budur.
Yeni Çağlar, Yeni Birlikler
Geçmiş, mazide kaldı, günümüze gelelim. Çağımızda İslam Birliği ne durumdadır, buna bakalım.
17. yüzyıldan sonra kuzeyden, batıdan ve hatta güneyden gelen tazyiklerle Osmanlı giderek zayıflatıldı ve I. Dünya Savaşı’nda bu son ve büyük İslam Birliği çökertildi. İslam âlemi hem siyasi hem askeri hem ekonomik olarak yani hemen her alanda yenilgiye uğradı. Galipler yani Batı, bu zaferin tadını tam çıkaramadı çünkü zafer kendi çocuklarını yedi ve II. Dünya Savaşı, galipleri de bir nevi mağluba dönüştürdü. ABD ve Sovyetler arasında ortaya çıkan ve Soğuk Savaş dediğimiz iki bloklu dünyada, Müslümanlar ülkeler biraz nefes aldılar; birçok devlet bağımsızlıklarını kazandı, ulus devletler kuruldu. Yalnız bu devletler nüfus, sınır, ekonomi ve idari bölümleme bakımlarından sorunluydu; galiba özellikle böyle olmaları istenmişti. Çünkü sınırlar (msl. Irak-Suriye-Suudi Arabistan, Mısır-Libya-Sudan, Cezayir-Moritanya-Mali-Nijer vb.) cetvelle ve yapay olarak çizilmişti. Kurulan devletlerin ekonomik bağımsızlıları yoktu; sömürgeci devletlere iktisaden bağımlıydılar. Yeni ve komşu devletlerin halkları, köyleri ve aşiretleri anlamsız bir şekilde ayırılmıştı; bunlar daha sonra yeni sorunlar oluşturmakta kullanılacaktı. Velhasıl I. Dünya Savaşı’nın galipleri, İslam ülkelerinin yeniden toparlanmaması, yeniden birleşmemesi için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı; onun için birbirleriyle rahatça kavga edebildiler.
Şimdi de, I. Dünya Savaşı’ndan bu yana İslam dünyasında meydana gelen olumlu/olumsuz birleşme olaylarından önemli olanları üzerinde duralım. Elbette ki İslam Birliği’ni benimseyen siyaset bilimciler, siyaset tarihçileri, uluslar arası ilişkiler uzmanları bu hususları ve burada yazılmamış olanları, çok daha iyi ve derin bir şekilde tahlil edeceklerdir ama biz bir giriş yapmış olalım.
*Türkiye, İran, Irak ve Afganistan, (1935’te Cenevre’deki ilk antlaşmadan sonra) 8 Temmuz 1937'de Tahran'da Sadabad Sarayı'nda dörtlü bir pakt imzaladılar. Bu devletler, antlaşma ile dostluk ilişkilerini devam ettireceklerini, birbirinin iç işlerine karışmayacaklarını, ortak çıkarlarını ilgilendiren hususlarda birbirlerine danışacaklarını, birbirlerine karşı saldırıda bulunmayacaklarını ve sınırlarının korunmasına saygı göstereceklerini taahhüt etmişlerdi. Sadabad Paktı’nı önemli kılan siyasi ve psikolojik sebep, sömürge ve yarı sömürge dönemlerinden kısa süre önce kurtulabilen bu devletlerin bağımsızlıklarının vurgulanmasıydı. (Antlaşmanın hukuki varlığı, 1979'da İran'daki yeni rejim paktı fesh ettiğini ima edene kadar sürmüştür.)
*22 Mart 1942 tarihinde, bütün Arap ülkelerini bir araya getirmek amacıyla 7 devlet tarafından kurulan Arap Birliği’nin hâlihazırda 22 üyesi vardır. Arap Birliği sadece etnik kökene dayalı bir kuruluş olup, bir değerler manzumesi esasına dayanmamaktadır. Milliyetçilik esasına dayalı bir örgüt oluşu sebebiyle İslam ülkeleri arasında önemli ve güçlü bir etki oluşturmamıştır.
* (Church of God adlı tarikata bağlı Dennis Michael Rohan adında Avustralyalı bir Yahudinin) 21 Ağustos 1969 tarihinde Mescid-i Aksa’yı kundaklamayı denemesinden sonra İslâm Dünyasında meydana gelen huzursuzluk ve tepki sonucu Eylül1969’da Fas’ın başşehri Rabat’ta bir araya gelen 50 kadar İslâm ülkesi, İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ) kurulmasına karar verdiler. (Türkiye, İKÖ’ ye 1976 tarihli İstanbul Zirvesi’nde tam üye olmuştur.) İKÖ’ nün kuruluş amacı; İslâm mukaddeslerini koruma altına almak ve muhtemel saldırılardan korumak, bütün Müslüman ülkelerin ve özellikle Filistin halkının hak ve özgürlüklerini savunarak bağımsızlığını kazanmasına yardımcı olmak, ırk ayrımı ve sömürgeciliği ortadan kaldırmak, üye ülkeler arasında ekonomik, siyasî, sosyal ve kültürel ilişkilerin tesisi ile devamını sağlamaktır. İKÖ’ nün toplam 57 üyesi vardır. Bir tepki hareketi sonucunda kurulan İKÖ, İslam âleminin en büyük organizasyondur; lakin maalesef bir güç haline gelememiş, uluslar arası siyasette önemli bir varlık gösterememiştir.
*1958'de Suriye ve Mısır, Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleştiler, 1961 yılında Suriye birleşmeyi feshetti. 1958’de Irak ve Ürdün birleşerek Kral Faysal'ın yönetiminde Federal Arap Devleti'ni kurarlar. 1963’te ikinci kere Mısır, Suriye ve Irak arasında "Birleşik Arap Cumhuriyeti" federasyonu ilan olundu; 1972’de Mısır ve Libya birleşmeye razı olduklarını açıkladılar. Ama her üç girişim de akim kaldı.
*1974’te Araplar, İsrail'le dost olan ABD ve benzer ülkelere petrol ambargosu uyguladılar. Dünyayı ekonomik ölçüde sarsan bu ambargo, İslam ülkelerinin gerektiğinde ekonomi alanında birlikte hareket edebileceklerini gösterdi.
*1980 yılında İzmir'de yapılan ve daha sonra 2005 yılına kadar ara verilen İslam Oyunları, 25 yıllık aradan sonra 2005 yılında Suudi Arabistan'da yapılmış ve sadece erkekler yarışmıştı. 2009'da İran'ın üstlendiği oyunlarda, türbanlı kadın sporcuların katılımıyla ilgili tartışmalar yaşanmıştı; ama bu yarışmalara 15 branştan ve 53 ülkeden 6 bin sporcu katılmıştı. 2013’te yapılacak olan ve olimpiyata dönüşmesi beklenen bu oyunlara, Türkiye de taliptir. (2007 Nisanında, Suriye’de, Halep Olimpiyat Stadı'nın açılışı için El-İttihad ile Fenerbahçe takımları bir özel maç yaptılar. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayip Erdoğan ile Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın da katıldığı bu dostluk maçına Suriye halkı çok büyük ilgi göstermişti.)
*İki Yemen arasında, Nisan 1990'da bir birleşme antlaşması imzalandı ve bu antlaşma uyarınca 22 Mayıs 1990'da birleşme gerçekleştirildi. Antlaşma 22 Kasım 1992'ye kadarki sürenin geçiş süresi olarak kabul edilmesini, bu sürenin bitiminde seçim yapılmasını ve geçiş dönemi sonrası idari mekanizmasının bu seçim sonuçlarına göre belirlenmesini öngörüyordu. Geçiş döneminde her iki taraftan kaynaklan sorunlar ortaya çıktı ve bu problemler silahlı çatışmaya dönüştü ve Yemen yeni bir iç savaşın içine sürüklenmiş oldu. Güney Yemen tarafı 12 Mayıs 1994'te Kuzey'den ayrıldığını bildirerek bağımsızlığını ilan ettiyse de Kuzey Yemen yöneticileri bunu kabul etmedi ve Temmuz 1994 başlarında da Güney Yemen'in başkenti Aden'i ele geçirerek bütün Yemen'i yönetimleri altına aldılar.
*Rusya’da (o zamanki adıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) Radikal Komünistler 16 Ağustos 1991'de Gorbaçov'a karşı bir hükümet darbesi yaptılar. 19 Ağustos 1991'de Kremlin Sarayı'nda 1917'den önceki Rus bayrağı çekildi. Gelişmeleri, yeni bağımsızlık ilanları takip etti. 25 Ağustos 1991'de de Beyaz Rusya'nın bağımsızlık ilanı, birliğin tamamen dağılmasına sebebiyet verdi. Bu karardan sonra Türk Cumhuriyetleri'nden Azerbaycan 30 Ağustos 1991'de; Özbekistan ve Kırgızistan 31 Ağustos 1991'de; Türkmenistan 27 Ekim 1991'de; Kazakistan 16 Aralık 1991'de bağımsızlıkla ilgili halk oylamaları yapıldı ve oylama sonunda ilgili ülke ve halkları bağımsızlıklarını kazandılar. Türkiye Cumhuriyeti, bu gelişmelere tabii ki hazırlıksız yakalandı; Türkî Cumhuriyetlere önemli bir birlik önerisinde bulunamadı; ABD’nin dümen suyunda gitmekten hatta Amerika’nın bölgeyle ilgili planlarına yardımcı olmaktan başka bir çıkar yol bulamadı; ama laiklik ve Latin harflerini kabul ettirmekte üstün bir başarı sağladı! Bu devletler, yöneticileri ve aydınları; bağımsızlıklarını kazandıkları ilk yıllarda yüzlerini ve gönüllerini Anadolu’ya dönmüşlerdi ama ağabeylik yapmakta bile acizlik gösteren TC’den kısa süre içinde uzaklaştılar. Bu büyük tarihi fırsat da maalesef böylece kolayca kaçırılmış oldu.
*D–8 (Developing Eight yani Kalkınan 8 Ülke), Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya’nın bir araya gelerek oluşturmuş oldukları bir organizasyondur. Bu ülkeler; tabii kaynakları, kalabalık nüfusları ve potansiyel pazarlarından ötürü kendi bölgelerinde önemli konum arz etmektedirler. 22 Ekim 1996 tarihindeki "Kalkınmada İşbirliği Konferansı"nı izleyen bir dizi hazırlık toplantılarından sonra 15 Haziran 1997’de İstanbul’da yapılan devlet ve hükümet başkanları zirvesinde, D-8’in kuruluşu resmen ilan edilmiştir. (Bu organizasyon, o zamanki TC Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın çabalarıyla gerçekleştirilmiştir; Erbakan’ın hükümetten ayrılmasından sonra gündemden düşmüştür.) Dünyanın en zengin ülkelerince oluşturulan G-7’nin İslam dünyasındaki örneği sayılabilir. [G–7 (Group of Seven, Yediler Grubu); önemli sanayileşmiş ülkeler tarafından ekonomik politikaların koordinasyonunu sağlamak amacıyla 1975 yılında kurulmuş bir forumdur. Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, İngiltere ve ABD’den oluşmaktadır.]
İslam Birliği fikrini ilgilendiren başka olay ve kurumlar vardır elbette, biz genel bir bakışla bilgilendirme yapmış olduk. Yukarıda bahsi geçen birleşmeler, ciddi anlamda teorik ve reel politik hazırlıkları yapılmış organizasyonlar değildir. Ya düşman tehdidine karşı alınmış ani tedbirlerdir; ya büyük çaptaki olumsuz olayların tesiriyledir; ya da kişiye bağlıdır, kurumsallaşamamıştır veya dışımızdaki güçlerin dayatmalarıyla olmuştur. Lakin en kötü zamanlarımızda bile birlik çabaları hep var olmuştur. Evet, bunlar istediğimiz gibi değildir, hatta elimize yüzümüze bulaştırmışızdır ama birlik ideali ve pratiği hep var olmuştur. Çünkü birlik fikri ve ideali genlerimize kadar işlemiştir, içimizdeki bir ruhtur adeta. Birliği hep aradık ama maalesef şimdiye kadar bulamadık.
İslam ülkelerinin en büyük organizasyonu, İKÖ’dür ve İKÖ’ye 57 devlet üyedir. Ama yukarıda da söylediğimiz gibi önemli bir başarısı yoktur. Kuruluş amaçlarından birisi Filistin’dir ama şimdiye kadar Filistin’le ilgili en küçük bir başarısı yoktur. 1969’dan bu yana işgal edilen İslam ülkeleri için hatta bir küçük girişimde dahi bulunmamıştır. Birleşmiş Milletler’de (BM), 5 devletin (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin) veto hakkı vardır ve hiçbir İslam devletinin veto hakkı yoktur. İKÖ’nün bu hakkı almak için bir çabası bulunmamaktır.
İKÖ’nün başarılı olamamasının en önemli sebebi, liderinin bulunmamasıdır ya da liderliğe fırsat vermemesidir. (BM’nin lideri ABD’dir, onun için tıkır tıkır çalışmaktadır. Önemli kararlarda ABD, veto hakkına sahip ülkeleri de yanına alır ve istediğini rahatça elde eder. Soğuk Savaş Döneminde bu konuda biraz zorlanıyordu ama yine de başarısızlık tatmamıştı.) İçinden güçlü bir lider çıkaramadığı için ya da bir liderlik organizasyonu kuramadığı için (yani mesela BM’de olduğu gibi bir güvenlik konseyi olmadığı için) İslam ülkeleriyle ilgili önemli çözümler üretememektedir.
İslam Birliği’yle ilgili tek çözümümüz tabii ki İKÖ de değildir; İKÖ mevcut en büyük, en üst düzey ama en gevşek organizasyondur. Evet, İKÖ’ nün güçlendirilmesi gerekmektedir. Lakin en yükseğe çıkana kadar yapılacak işler vardır, üretilecek fikirler ve çözüm önerileri vardır. Biz de bazılarını söyledik, söylüyoruz ve dahasını da üreteceğiz. Lakin bizimkiler bazen teorik kalabilecektir. Hâlbuki hepimiz artık gerçekleşimlerle ilgileniyoruz. İslam Birliği’nin reel politiğin alanına girmesini arzu ediyoruz. Onun için siyaset bilimcilere, uluslar arası ilişkiler uzmanlara çok iş düşmektedir. Ayrıca mesela TC’nin TİKA diye bir teşkilatı vardır, burası çok verimli çalışmalar yapabilir. (TİKA, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı, 1992 yılında kurulmuştur ve Başbakanlığa bağlıdır.) Bağımsız kuruluş ve vakıflar mesela Bilim ve Sanat Vakfı, önemli çözümleri devreye sokabilir. (BSV, Bilim ve Sanat Vakfı, 1986 yılında kurulmuştur; seminerler düzenler, araştırma yapar, kitap-dergi yayınlar.) Bu ikisi birer örnektir, elbette ki birlik için gayret sarf eden/edebilecek daha nice kuruluşlar vardır. Bu çalışmaların adı illa İslam Birliği de olmayabilir yeter ki kısa, orta ve uzun vadede bu kutlu ideale hizmet edecek çabalar ve çözümlere yönelik olsun.
İslam Birliği fikri, Türk ya da Arap birliğine de karşı değildir. Türkler, Türkî cumhuriyetlerle ya da dünyadaki Türk topluluklarıyla neden ilgilenmesinler; mesela Türkçenin bir dünya dili haline gelmesi için neden çalışmasınlar? Araplar, Arap Birliği’ni neden canlandırmasınlar; Arapçayı yeniden İslam’ın ve dünyanın dili haline getirmesinler? Örnekler diğer İslam ülkeleri için çoğaltılabilir. Yalnız bunların İslam Birliğiyle mutlaka irtibatlandırılması gerekir. Yalnız ırkçılığın İslam ülkeleri için en büyük belalardan biri olduğunu da unutmamak gerekir; bizi bir araya getirmeyen nifak ve fitnenin büyüğü olduğunu iyice hatırlamak lazımdır. Batının bizi bölmek ve parçalamak için hâlâ ırkçılık şeytanlığını kullandığını bilmek ve her zaman akılda tutmak gereklidir.
İslam Birliği, yani müslüman ülkelerin birliği veya işbirliği demek dünyadan tecrit olmak demek değildir; dünyayı karşımıza almak demek de değildir. Yerkürenin karşısına daha güçlü ve söz sahibi olarak çıkmak demektir. Batı ile ilişki korunacaktır. Doğu ve kuzey ülkeleri ile olan irtibat geliştirilecektir. İslam ülkelerinin diğer devletlerle birlik içine girmesi elbette ki normaldir ve hatta teşvik edilmelidir. Mesela TC, Avrupa Birliği’ne girmektedir. Rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal Karadeniz Ekonomik İşbirliği’ni kurmuştu. (KEİ, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Asamblesi 1992 yılında kurulmuştur.) Afrika Birliği Teşkilatı; kuruluşunda Afrika’daki İslam ülkelerinin aktif rol aldığı ve temel amacı Afrika ülkeleri arasında dayanışma ve işbirliğini artırmak olan, 1963 yılında kurulan 2002'de Afrika Birliği adını alan ve 53 ülkeden oluşan bir örgüttür ve İslam ülkelerinin ağırlığı halen devam etmektedir. (2007’deki zirveye TC Başbakanı R.T. Erdoğan katıldı ve bir konuşma yaptı. / TC Diyanet İşleri Başkanlığı 2006’da Afrikalı Dini Liderler Toplantısı düzenledi; buna 22 ülkeden 40 kadar dini lider katıldı. Türkiye’nin bu tür girişimlerde bulunması takdire şayandır.)
Dünya Müslümanları birlik fikrini artık daha ciddiye almalıdırlar. Çünkü artık tarih daha hızlı seyrediyor. Çünkü artık tek kutuplu dünyada rakip teke inmiştir ve İslam olarak deklare edilmiştir. Çünkü artık ABD ve müttefikleri meşum planlarını teker teker devreye sokmaktadırlar; gün geçmiyor ki bir İslam ülkesi işgal edilmesin, bombalanmasın, parçalanmasın ya da karıştırılmasın.
Müslümanlar, iki yüz yıldır tarihlerinin en büyük krizini yaşıyor, bu kesindir. Lakin şartlar, zaman ve zemin ne kadar elverişsiz olursa olsun, yapılacak çok görevler vardır, hatta birlik meselesi ve atılımı eğer en öncelikli işimiz değilse o zaman halimiz gerçekten haraptır diyebiliriz.
Artık mevcudun bile elde tutulması çok zor. Çetin ve kaygılı bir dönemin içindeyiz. Moğol istilası öncesindeki İslam âleminin perişan halinden daha kötü durumdayız. Korkunç dalgalar halinde art arda gelen Haçlı saldırılarından önceki dehşetli sessizlik yine sardı yanımızı yöremizi. Elimiz kolumuz bağlı duracak mıyız? Kutlu İslam şairi Mehmed Akif, basit ama etkili bir yol gösteriyor. Elbette bizden söylemek, hatırlatmak, uyarmak ve çalışmak…
“Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,
İslâmı uyandırmak için haykıracaktım.”
* H. Murad HEPSEV’in bu yazısının bir bölümü (Esaslarıyla İslam Birliği Davası ve Tarihi Arka Planı başlığıyla) Akit Gazetesi’nde (29 Haziran 1996, s.2); yazının hepsi Anadoluda Vakit Gazetesi’nde (27–28–29–30 Kasım ve 1 Aralık 2007, s.2) yayınlanmıştır.